Altın: 6.277,08
Dolar: 46,29
Euro: 53,60
BIST: -
7.6 C
Rize

Demirali Kiraz

kirazdemirali4@gmail.com


Diğer Yazarlar

Bir Oteli Bile Kapatamayan Devlet: Kapitülasyonların Gölgesinde Kaybolan Egemenlik

Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı, yalnızca askerî ve ekonomik gerilemelerin değil, aynı zamanda egemenlik haklarının büyük ölçüde aşındığı sancılı bir dönemin hikâyesidir. Bir zamanların üç kıtaya hükmeden kudretli imparatorluğu, artık kendi topraklarında yaşanan birçok olaya müdahale etmekte zorlanıyor, hatta bazen en basit idarî işlemleri bile yerine getiremiyordu. Yani Rusların tabiriyle “hasta adam” hâline gelmiş bir Osmanlı söz konusuydu.
Bunun en önemli sebeplerinden biri kapitülasyonlardı.
Ne idi kapitülasyon?
En basit hâliyle Osmanlı’nın yabancı devletlere verdiği ekonomik ve hukukî ayrıcalıklardır.
Kapitülasyonlar, ilk ortaya çıktıkları dönemde Osmanlı Devleti’nin gücünü zedeleyen uygulamalar olarak görülmemişti. Aksine, İslam hukukundaki hoşgörü anlayışının bir yansıması olarak değerlendirilmiş, Osmanlı topraklarında geçici olarak bulunan yabancılara bazı hukukî ve ticari kolaylıklar sağlanmıştı. O dönemde vatandaşlık kavramı bugünkü anlamıyla mevcut değildi; insanlar yaşadıkları yere göre değil, bağlı oldukları hükümdarın tebaası olarak kabul ediliyordu. Bu nedenle Osmanlı topraklarında yaşayan bir Fransız, Fransız Kralı’nın tebaası sayılıyor ve bazı hukukî meselelerde kendi konsolosluğunun yetkisine tabi oluyordu.

16. yüzyılda yabancı nüfusun sınırlı olması nedeniyle bu uygulamalar ciddi bir sorun oluşturmamıştı. Ancak özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren durum tamamen değişti. İstanbul ve İzmir başta olmak üzere büyük şehirlerde Levanten olarak adlandırılan yabancı nüfus hızla arttı. Her milletten insanın yaşadığı kozmopolit mahalleler oluştu. Bu kişiler çoğu zaman taşıdıkları yabancı pasaportların sağladığı ayrıcalıkları kullanarak Osmanlı kanunlarının ve mahkemelerinin denetiminden uzak kalabiliyorlardı.
Kapitülasyonların nasıl bir çıkmaza dönüştüğünü gösteren en dikkat çekici örneklerden biri, II. Meşrutiyet döneminde Beyoğlu Belediye Başkanlığı yapan Ahmet İhsan Bey’in hatıralarında yer almaktadır.
1912 yılında Ahmet İhsan Bey, yabancıların kapitülasyonlardan kaynaklanan ayrıcalıkları kötüye kullanmalarından duyduğu rahatsızlığı dile getirmek amacıyla yabancı konsolosları makamına davet etti. Hiç olmazsa imtiyazların geniş yorumlanmamasını ve belediye kararlarına karşı çıkılmamasını rica etti. Ancak kapitülasyonlar söz konusu olduğunda yabancı devlet temsilcileri geri adım atmaya yanaşmıyordu. Çünkü kapitülasyonların en geniş anlamda verildiği ve yaygınlaştığı dönem, Muhteşem Süleyman dönemi değil; yabancı elçilerin etki ajanlığı yaptığı, yarı sömürge durumuna düşmüş, uzatmaları oynayan bir Osmanlı dönemiydi.
İşte böylesi bir dönemde kapitülasyon belasının Osmanlı’ya nasıl ayak bağı olduğunu ve egemenliğini kullanamaz hâle getirdiğinin en trajikomik örneğini verelim ki durum net olarak anlaşılsın:
Fransız Konsolosu, Galatasaray Lisesi’nin yanından Tophane’ye inen Yeni Çarşı Sokağı’ndaki fuhuş yapılan evlerin kapatılmasını istedi. Çünkü yabancı diplomatlar iskeleye giderken bu sokaktan geçmek zorunda kalıyor ve durumdan rahatsız oluyorlardı.
Ahmet İhsan Bey gerekli talimatları verdi ve birçok ev kapatıldı. Ancak aynı sokakta bulunan ve “Amerikan Oteli” olarak bilinen bir işletmeye dokunulamıyordu. Çünkü otelin sahibi Fransız vatandaşıydı ve kapitülasyonlar gereği belediyenin doğrudan müdahale yetkisi yoktu.
Bunun üzerine Ahmet İhsan Bey ile Fransız Konsolosluğu ortak bir çözüm aradılar. Eğer otelin fuhuş amacıyla kullanıldığı suçüstü tespit edilirse kapatılması mümkün olabilecekti.
Bunun için bir tertip hazırlandı.
Belediyede Fransızca kâtipliği yapan yaşlı bir Ermeni’den yardım istendi. Yanına bir Romen kadın alarak akşam saatlerinde otele gidecekti. Bir süre sonra da İsviçreli belediye müfettişi ile Fransız Konsolosluğu görevlileri otele gelerek suçüstü yapacak ve gerekli zabtı tutacaklardı.
Plan aynen uygulandı.
Yaşlı Ermeni ile Romen kadın otele girdiler. Bir süre sonra İsviçreli müfettiş ve Fransız Konsolosluğu görevlileri de otele gelerek içeride fuhuş yapıldığını tespit ettiler. Gerekli tutanaklar tutuldu. Artık otelin kapatılması için hiçbir engel kalmamış gibi görünüyordu.
Fakat olay tam da bu noktada beklenmedik bir hâl aldı.
Otel sahibi aniden cebinden bir Amerikan pasaportu çıkardı.
Bir anda bütün süreç kilitlendi.
Ne otel kapatılabildi ne de sahibine herhangi bir işlem yapılabildi.
Ertesi gün Ahmet İhsan Bey makamına geldiğinde İsviçreli müfettiş kendisine şöyle dedi:
— Sayın Başkan, başımdaki saçların dimdik olduğunu belki siz de görüyorsunuz.
Ahmet İhsan Bey şaşkınlıkla sordu:
— Ne oldu?
Müfettiş şu cevabı verdi:
— Ne olacak? Otelin sahibi Fransızdı. Fransız Konsolosluğu görevlileri suçüstü yaptı, fuhuşu tespit etti ve zabıt tuttu. Artık otelin kapatılması için hiçbir engel kalmamış gibi görünüyordu. Fakat otel sahibi cebinden aniden Amerikan pasaportu çıkardı. Böyle olunca ne kendisine ne de otele herhangi bir işlem yapılabildi.
Ardından da tarihe geçecek şu cümleyi ekledi:
“Kapitülasyonlar belası kaldıkça bu ülkede hiçbir iş görülemez.”
Gerçekten de Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yaşanan tablo buydu. İstanbul’daki birçok yabancının cebinde birden fazla ülkeye ait pasaport bulunuyordu. Hangi pasaport o an işlerine yarayacaksa onu kullanıyor, böylece kendi ülkelerinde bile sahip olamayacakları imtiyazlardan faydalanabiliyorlardı.
Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren devletin egemenlik haklarını zedeleyen kapitülasyonlardan nihayet Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin ardından imzalanan 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması ile kurtulabildik.
Lozan Konferansı boyunca Lord Curzon’un İsmet Paşa’ya dönerek,
“Bana bir müzik kutusunu hatırlatıyorsun; her gün aynı melodiyi çalıyorsun: Egemenlik, egemenlik, egemenlik…”
sözleri, aslında Türk heyetinin verdiği mücadelenin özünü ortaya koyuyordu. Curzon’un alay konusu yaptığı bu ısrar, Türk milletinin asla taviz vermeyeceği bağımsızlık anlayışının ifadesiydi. Çünkü kapitülasyonlar yalnızca ekonomik ayrıcalıklar değil, bir devletin kendi toprakları üzerindeki hâkimiyetini sınırlayan birer vesayet zinciriydi.
Ahmet İhsan Bey’in hatıralarında yer alan ve bir otelin dahi kapatılamadığı ibretlik olay, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde egemenliğin nasıl aşındığını açıkça göstermektedir. İşte Lozan’da verilen mücadele, tam da bu tabloya son verme mücadelesiydi. İsmet Paşa’nın kararlılığı sayesinde kapitülasyonlar tarihe gömülmüş, Türkiye kendi hukukuna, ekonomisine ve yönetimine bütünüyle hâkim bağımsız bir devlet olarak dünya sahnesindeki yerini almıştır.
Lozan’da Türk heyetinin neyin mücadelesini verdiğini ve başardığını kavramak için Sir Andrew Ryan’a bakalım. Bakın ne diyor:
“Lozan’da onursuz bir barış imzaladık. Bu, İngiltere’nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür.”
Bu yönüyle Lozan, yalnızca bir barış antlaşması değil; Türk milletinin egemenlik hakkını ve bağımsızlığını bütün dünyaya kabul ettirdiği büyük bir diplomasi zaferidir.
Kaynaklar
Vahdettin Engin, Kurtlar Sofrasındaki Osmanlı
Sinan Meydan, Lozan

* Bu köşe yazısının tüm hakları Pazar Umut Haber'e ait olup işbu yazının ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır.

4 YORUMLAR

  1. Neyse ki Osmanlı’nın devamı olarak Türkiye Cumhuriyetini kuranlar, kapitülasyon ürünü olan imtiyazlı şirketlerin tek tek paralarını ödeyerek millileştirdiler.
    çünkü tam bağımsızlığın ekonomik özgürlükle mümkün olduğuna inan kadro 15 yıl gibi kısa bir sürede müthiş bir kalkınma gerçekleştirdiler.

    bugün modern ticaret kuralları ile kapitülasyonlar arasında çok fark olduğuna inanmıyorum.

    kapitülasyonun siyasi imtiyazı günümüzde ABD veya NATO askeri ülkemizde suç işlediği de kendi kanunlarına göre yargılanması yabancıların ülkemizde ki siyasi imtiyazlı olduklarını

    ülkeye yabancı şirketler çekmek için yabancılara tanınan imtiyazlar sıfır vergiler ücretsiz araziler sigorta pirimlerinin karşılanması gibi kolaylıklar sağladığınız yetmezmiş gibi bu şirketlerin herhangi bir olumsuzlukta Türk hukuk sistemi ile değilde uluslar arası tahkim kurullarında yargılanması hukuki bir imtiyaz olmuyr mu

    varlık barışı adı altında ülkeye parasını getirene 20 yıl vergi muafiyeti vermeyi 32 dişi göstererek anlatmak ekonomik imtiyaz olmuyor mu?

    yüksek faiz vererek yabancı parayı ülkeye çekmek Türk milletinin emeğini tefecilere vermek değil mi

    ülkenin son bir yılda ödediği faiz miktarına bir bakın derim

    belki adına kapitülasyon diyemeyiz fakat ülkenin çıkarlarına zarar getirecek her hamle geleceğimize vurulan darbedir.

    teşekkürler hocam her zamanki gibi başarılı bir yazı

    • Yaptığınız değerlendirmeye katılıyorum. Kapitülasyonlar tarihsel olarak sona ermiş olsa da, bir ülkenin ekonomik ve hukuki bağımsızlığını zedeleyen uygulamalar farklı isimler altında devam ediyor. Yabancı sermayeyi çekmek adına verilen aşırı imtiyazlar, hukuk sisteminin dışına çıkılması, yüksek faiz politikaları ve üretim yerine dış kaynağa bağımlılığın teşvik edilmesi ülkenin çıkarlarına zarar veren bir durumdur. Uzun vadede daha büyük zararlara neden olacaktır.
      Cumhuriyetin ilk yıllarında benimsenen anlayış, tam bağımsızlığın yalnızca siyasi değil ekonomik bağımsızlıkla da mümkün olduğu düşüncesine dayanıyordu. Bu nedenle stratejik kurumların millileştirilmesi ve üretime dayalı kalkınma politikaları ön plana çıkarılmıştı. Bugün de hangi ad altında olursa olsun, ülkenin egemenliğini, hukukunu ve ekonomik geleceğini zayıflatacak uygulamalara karşı dikkatli olmak gerektiğine inanıyorum. Katkınızdan dolayı teşekkür ediyorum.

  2. Ağzınıza sağlık öğretmenim .
    Bir de şöyle bir durum vardı ;
    Yabancı tüccarlar ülkeye istedikleri malı çok az gümrük vergisi ödeyerek sokuyordu. Buna karşılık yerli tüccarlar ülke içinde farklı şehirlere mal gönderdiğinde , her şehir için ayrı ayrı vergi ödemek zorundaydı. Bu durum rekabet güçlerini azalttığı için gelişme gösteremiyordu.

    • Bu tespitinize katılıyorum. Yabancı tüccarlara düşük vergiler ve çeşitli ayrıcalıklar tanınırken, yerli tüccarın kendi ülkesinde daha ağır vergilerle karşılaşması adil bir rekabet ortamını ortadan kaldırıyordu. Bu durum yerli üretim ve ticaretin gelişmesini engelleyen önemli sebeplerden biriydi. Değerli katkınız için teşekkür ederim öğretmenim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Önceki Yazıları