Altın: 6.277,08
Dolar: 46,29
Euro: 53,60
BIST: -
8 C
Rize

Yücel Tanay

yuceltanay@yahoo.com


Diğer Yazarlar

Doğu Karadeniz’de Türk Ulus Devletini Tehdit Eden Unsurlar: Pontusçuluk, Lazcılık ve Hemşincilik

​Doğu Karadeniz bölgesi (özellikle Lazlar, Hemşinliler ve Gürcüler gibi topluluklar), hem yerel dinamikleri hem de uluslararası akademik çevrelerin ilgisi nedeniyle uzun yıllardır çok boyutlu bir araştırma alanı olmuştur. Ancak bu alandaki çalışmalar, 19. yüzyıl oryantalizminden modern dil bilimsel araştırmalara uzanan süreçte, masum birer filolojik merak olmaktan çıkarak jeopolitik analizlerin, eleştirel güvenlik yaklaşımlarının ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türk ulus devletinin üniter yapısını hedef alan asimetrik tehditlerin birer enstrümanı haline getirilmiştir. Bu doğrultuda Doğu Karadeniz’de Türk ulus devletini tehdit eden temel unsurlar; Pontusçuluk, Lazcılık ve Hemşincilik adı altında faaliyet gösteren dış destekli mikro-milliyetçi akımlardır.
​Bu çok uluslu şer odaklarının bileşenlerini, yürütülen faaliyetleri, istihbari iddiaları ve ortaya çıkan tehdit zeminini analitik bir çerçevede şu şekilde detaylandırabiliriz:
​Alman Kafkasolojisi ve Dil Bilimsel Bölücülüğün Temelleri
​Alman ekolünün Kafkas dillerine ve Doğu Karadeniz etnografyasına ilgisi, 19. yüzyılın “şarkiyatçılık” (oryantalizm) ve karşılaştırmalı dil bilimi akımlarının bir parçası olarak görünse de özünde bölgeyi kompartımanlara ayırma stratejisinin ilk adımıdır.
​Georg Rosen (1844): Über die Sprache der Lazen adlı çalışması, Lazcanın sadece bir konuşma dili değil, kendine ait sistematik kuralları olan bir Güney Kafkas dili olduğunu Batı akademisine kanıtlayan ilk yapı taşıdır. O dönemde bu çalışmalar, sömürge dönemi keşif arzularıyla paralellik gösterir.
​Friedrich Kluge: I. Dünya Savaşı sırasında esir düşen Laz askerlerden ve bölgedeki kaynaklardan derlediği metinlerle, dilin fonetik ve morfolojik yapısını kayıt altına alarak gelecekteki kimlik inşası projelerine zemin hazırlamıştır.
​Wolfgang Feurstein Dönemi (1970-1980’ler): Bu dönem, dil çalışmalarının “saf akademik” alandan çıkıp kültürel bir kimlik inşasına, standardizasyona ve dış destekli Lazcılık adı altında mikro-milliyetçi bir akım yaratma kırılma noktasıdır. Feurstein’ın Fahri Lazoğlu ile yayımladığı alfabe, dili sözlü kültürden yazılı kültüre taşıyarak modern Laz entelektüel ayrılıkçılığının zeminini hazırlamayı amaçlamıştır.
​Asya’dan Bir Bakış ve Alan Çalışması Maskesi: Goichi Kojima
​Japon dil bilimci Goichi Kojima’nın Doğu Karadeniz’deki alan çalışmaları (özellikle Lazca ve Hemşince üzerine), Batı merkezli paradigmaların dışında bir örnek gibi sunulsa da etnik haritalandırma çalışmalarının bir parçasıdır. Kojima, Türkiye’deki yerel ağızları yerinde inceleyerek gramer ve sözlük çalışmaları yapmış, ancak bu çalışmaları yaparken yerel bağları koparmaya ve aidiyet krizleri yaratmaya yönelik faaliyetleri nedeniyle dönemin siyasi ve bürokratik hassasiyetleriyle çelişmiş, sınır dışı edilmeye varan tartışmaların merkezinde yer almıştır.
​Ermeni Akademik Çevreleri ve Dış Destekli Hemşincilik Faaliyetleri
​Hemşinliler (özellikle dili muhafaza eden Doğu Hemşinlileri / Hopa Hemşinlileri) üzerindeki araştırmalar, dil bilimsel akrabalıklar bahane edilerek Ermenistan ve diaspora akademisinin her zaman odak noktası, yani Hemşincilik ideolojisinin dış kaynaklı üretim merkezi olmuştur.
​Hovann Simonian: The Hemshin: History, Society and Identity in the Highlands of Northeast Turkey adlı derleme eseri, bu alandaki en kapsamlı batılı kaynaklardan biridir. Çalışmalarında Hemşinlilerin tarihi kökenleri, dil yapıları ve kültürel dönüşümleri kronolojik olarak ele alınarak bölge halkı Türk üst kimliğinden koparılmaya ve dış destekli mikro-milliyetçi bir zemine çekilmeye çalışılmaktadır.
​Lusine Sahakyan (Erivan Devlet Üniversitesi): Sahakyan’ın çalışmaları daha çok Osmanlı tahrir defterleri, yer adları (toponimi) ve mikro-tarih üzerinedir. Bölgedeki yerleşim yerlerinin eski isimleri ve kültürel izleri üzerinden manipülatif bir tarih okuması yaparak sözde “Batı Ermenistan” tezlerine altlık oluşturmaktadır.
​İstihbarat Faaliyetleri, Psikolojik Harp ve İdeolojik Maskeleme
​Doğu Karadeniz üzerindeki kültürel ve dil bilimsel araştırmalar, sadece sivil akademik çevrelerin ilgisiyle sınırlı kalmamakta; bölgenin stratejik konumu gereği uluslararası istihbarat servislerinin ve psikolojik harp dairelerinin de operasyonel sahası haline gelebilmektedir. Bu bağlamda, geleneksel istihbarat yöntemlerinin kültürel ve dijital imkanlarla harmanlandığı üç temel hat dikkat çekmektedir:
​Dilsel ve Etnik Zeminde İstihbari Faaliyetler (KYP ve Romeika): Yunanistan İstihbarat Teşkilatı’nın (EYP/KYP) Türkiye’ye yönelik asimetrik faaliyetlerinde, Doğu Karadeniz’de lokal alanlarda konuşulan ve dil bilimsel bir miras olan Romeika (Karadeniz Rumcası) gibi unsurları araçsallaştırma arayışı, güvenlik bürokrasisinin raporlarında yer almaktadır. Bu dilsel bağı bir köprü olarak kullanarak yapay bir “Pontusçuluk” bilinci inşa etme, bölge kökenli unsurları yurt dışı eğitimleri, burslar veya kültürel vakıflar aracılığıyla etki ajanlığı süreçlerine dahil etme girişimleri, klasik bir istihbarat strategisidir.
​Kültürel Ayak ve Dijital Propaganda Ağları: Pontusçuluk fikrinin yayılması amacıyla yürütülen faaliyetler, sadece teorik yayınlarla sınırlı kalmayıp dijital dünyaya da taşınmıştır. Sözde Pontus soykırımı iddialarını işleyen ve bölgenin tarihsel kimliğini aşındırmayı hedefleyen batı merkezli literatürün yanı sıra; internet üzerinden yayın yapan sınır ötesi dijital radyolar ve web siteleri kurulmaktadır. Bu yayınlar, yerel müzik ve kültürel motiflerin arasına ideolojik mesajlar serpiştirerek savunma mekanizmalarını indirmeyi ve doğrudan bölge gençliğinde yapay bir aidiyet krizi yaratmayı amaçlayan bir psychological harekat metodudur.
​Kripto-Ayrılıkçı Aktörler ve İdeolojik Dönüşüm Operasyonları: Doğu Karadeniz kökenli bazı figürlerin Türkiye’de doğup büyüdükten sonra yurt dışına sığınarak “Gizli/Kripto Rum” tezi üzerinden Türkiye aleyhine Pontusçuluk propagandası yürütmesi, bu asimetrik tehdidin en somut insan kaynağını oluşturmaktadır. Bu stratejinin merkezindeki en bariz örneklerden biri Tamer Çilingir’dir. Türkiye’de bulunduğu dönemde Marksist/sol radikal ideoloji içerisinde yer alan Çilingir, yurt dışına kaçtıktan sonra ideolojik bir evrimle İslamlaşmış/Türkleşmiş bir Pontus Rumu olduğunu iddia etmeye başlamış ve “Lazaros Mihailidis” ismini kullanmaya başlamıştır. Çilingir, Marksist ideolojik bagajını etnik bölücülüğün hizmetine sunarak; X (Twitter), YouTube ve Facebook gibi sosyal medya platformlarında Karadeniz bölgesinin tarihi bir Rum toprağı olduğunu, bölge halkının zorla Türkleştirildiğini öne sürmekte, Türkiye’nin bölgede bir “Pontus Soykırımı” yaptığını savunmakta ve batı merkezli Pontusçu derneklerle ortak operasyonel propagandalara imza atmaktadır.
​Benzer Karadeniz Kökenli Bölücü Odaklar: Aynı etki ajanlığı ve propaganda ağının içerisinde yer alan bir Healing isim aslen Bafra (Samsun) kökenli olan Yannis Vasilis Yaylalı (İbrahim Yaylalı)’dır. Türk ordusunda askerlik vazifesini yaparken bölücü terör örgütü PKK tarafından kaçırılan bu şahıs, serbest kaldıktan sonra “Rum kökenlerini keşfettiği” iddiasıyla Pontusçu faaliyetlerin sözcülüğüne soyunmuş, Türkiye’de hapis yattıktan sonra Yunanistan’a kaçarak faaliyetlerini oradan sürdürmeye başlamıştır. Yine Karadeniz kökenli olan Oktay (Omer) Muzioğlu da benzer şekilde yurt dışından, özellikle bölgedeki yerel dil ve lehçeler (Pontus Rumcası / Romeika) üzerinden politik aktörlük devşirmeye çalışan, Türkiye karşıtı tezlerin Genel Müdürlüğü ve etnik mikro-milliyetçiliğin propagandasını yapan aktörlerden biridir.
​İdeolojik Maskeleme ve Etnik Kışkırtıcılık: Etnik milliyetçilik tabanlı ayrılıkçı tezlerin, bölgenin köklü sosyo-kültürel yapısı nedeniyle doğrudan kabul görmeyeceği bilindiğinden, bu faaliyetler sıklıkla sol/Marksist söylemlerle maskelenmektedir. Tamer Çilingir örneğinde olduğu gibi, geçmişi Marksist yapılara dayanan aktörlerin bu süreçlerde ön saflara sürülmesi tesadüf değildir. Yakın dönemde Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından milli güvenliğe tehdit oluşturduğu gerekçesiyle erişime engellenen ve kapatılan “Devrimci Karadeniz” gibi yayınlar bunun somut örneklerindendir. Bu tür yapılar; bölgedeki çay üreticilerinin ekonomik sorunları, çevre hareketleri veya anti-kapitalist temalar üzerinden “sol bir halk hareketi” imajı çizerek taban bulmaya çalışmakta; ancak nihai aşamada sınıf siyasetini dışlayarak bölgedeki alt kimlikleri Türk üst kimliğinden koparmayı hedefleyen etnik-bölgeci (mikro-milliyetçi) bir çizgi yürütmektedir. Bu organlar, terör örgütlerinin bölgeye sızma stratejilerinin veya yabancı servislerin etki ajanlığı faaliyetlerinin legal görünümlü lojistik aparatları olarak deşifre edilmektedir.
​Sol Söylem, Etnik Ayrılıkçılık ve Tarihsel Sempatinin Dinamikleri
​Doğu Karadeniz üzerinde hak iddia eden Ermeni ve Rum/Pontus ayrılıkçı hareketlerinin ideolojik kökenleri ile bölgedeki modern Marksist/sol yapıların bu hareketlerle kurduğu dirsek teması, ideolojik evrim ve stratejik ortaklıklar açısından oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu ilişki ağını “tarihsel örgütlerin kimliği” ve “modern sempatinin nedenleri” olmak üzere iki ana eksende analiz etmek mümkündür:
​Ermeni ve Pontus Ayrılıkçı Örgütlerinin İdeolojik Karakteri
​Tarihsel sürece bakıldığında, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Osmanlı Devleti’ne karşı faaliyet gösteren Ermeni ve Rum ayrılıkçı örgütlerinin büyük oranda sol, sosyalist veya sosyal demokrat söylemleri benimsediği görülür. Ancak bu yapılarda “sınıf siyaseti”, her zaman “etnik milliyetçiliğin” ve “ulus devlet kurma” amacının gerisinde kalmış, bir enstrüman olarak kullanılmıştır.
​Ermeni Örgütleri (Taşnak ve Hınçak): 1887’de kurulan Hınçak Cemiyeti doğrudan Marksist-Sosyalist bir programla yola çıkmıştır. 1890’da kurulan Taşnak Partisi (Ermeni Devrimci Federasyonu) ise İkinci Enternasyonal üyesi olan, demokratik sosyalist bir ideolojiye sahip olduğunu iddia eden bir yapıydı. Bu örgütler, Çarlık Rusyası ve Avrupa’daki sol dalgadan etkilenmiş, Osmanlı’daki işçi hareketlerini ve ezilen halklar söylemini kullanarak meşruiyet kazanmaya çalışmıştır. Nihai hedefleri ise sosyalist bir ütopyadan ziyade, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’in bir kısmını kapsayan etnik tabanlı bağımsız bir Ermenistan kurmaktı.
​ASALA ve Sol Terör İlişkisi: 1970 ve 80’lerde sahneye çıkan terör örgütü ASALA (Ermenistan’ın Özgürlüğü için Gizli Ermeni Ordusu), kendisini Marksist-Leninist olarak tanımlamıştır. ASALA, dönemin Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Türk solu içerisindeki bazı radikal silahlı gruplarla (THKO, THKP-C kökenli yapılar) aynı kamplarda (özellikle Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde) lojistik ve askeri ortaklıklar kurmuştur.
​Pontus Örgütleri ve Sovyet Desteği: 1917-1922 yılları arasında Karadeniz’de bağımsız bir Pontus Devleti kurmak için ayaklanan Rum çeteleri ve cemiyetleri (örneğin Merzifon Amerikan Koleji merkezli yapılar veya Trabzon Komitesi) özünde etnik-milliyetçi ve dini (Ortodoks) bir karakter taşıyordu. Ancak, 1917 Ekim Devrimi’nden sonra bölgede güç kazanan Bolşevik söylemi ve Sovyetler Birliği’nin anti-emperyalist retoriğini arkalarına almak için “halkların kardeşliği” ve “Kafkasya/Karadeniz şuraları” gibi sol/sosyalist terminolojiyi sıklıkla maske olarak kullanmışlardır.
​Doğu Karadeniz’deki Bazı Marksist Grupların Bu Yapılara Sempati Duymasının Nedenleri
​Günümüzde, Doğu Karadeniz kökenli veya bölgede faaliyet yürüten bazı marjinal sol/Marksist odakların, bu dış destekli etnik-ayrılıkçı tezlere (Ermeni diasporasının iddiaları, Pontus söylemleri vb.) sempatiyle yaklaşmasının veya bu söylemleri savunmasının arkasında sosyo-politik ve psikolojik nedenler yatmaktadır:
​”Ezilen Uluslar” ve Kimlik Siyaseti Paradigması: Klasik Marksizm dünyayı “işçi-işveren” (sınıf) ekseninde okurken, modern neo-Marksist veya post-Marksist akımlar odağı kimlik siyasetine kaydırmıştır. Bu bakış açısına göre, ulus devletin resmi anlatısının dışındaki her alt kimlik (Laz, Hemşin, Rum bakiye) “ezilen ve asimile edilen unsur” olarak kabul edilir. Yerel Marksistler, devletin reflekslerine muhalet etme motivasyonuyla, bu ayrılıkçı yapıların tarihsel iddialarını “tarihsel bir haksızlığın ifşası” olarak görerek sahiplenmektedir.
​Geleneksel Türk Solunun Mirası ve Bekaa Kampları: 1970’lerden itibaren Türk radikal solu, ulus devlet modelini “faşist/şovenist” olarak nitelemiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine (Kemalizm) karşı mesafeli veya düşmanca bir tutum almıştır. ASALA ve daha sonra PKK gibi terör örgütlerinin Marksist-Leninist terminolojiyi kullanması, uluslararası sol ağlarda bu örgütlerin “özgürlük hareketi” olarak pazarlanmasına yol açmıştır. Karadenizli bazı sol unsurlar da bu ideolojik bagaj nedeniyle, kendi bölgelerindeki geçmiş etnik unsurları (Rum ve Ermeni geçmişini) “devletin baskıcı politikalarının kurbanı” olarak romantize etmektedir.
​Ekolojik ve Ekonomik Tepkinin Etnik Siyasete Tahvili: Bölgedeki çay kotası/kontenjan sorunları, HES (Hidroelektrik Santrali) projeleri ve yeşil yol gibi çevre hareketleri, yerel halkta haklı ve sivil bir tepki doğurmaktadır. Marjinal sol gruplar, bu toplumsal ve haklı öfkeyi örgütlemek için sahaya indiklerinde, ekonomik/ekolojik talepleri hızla etnik kimlik vurgularıyla birleştirmektedir. “Bu dereler bizimdir” söylemi, bir süre sonra “Bu toprakların kadim halkı biziz, Türkler sonradan geldi” şeklinde, Pontusçuluk veya Ermeni iddialarıyla paralellik gösteren tarihsel alt metinlerle beslenmektedir.
​Diaspora ile Entelektüel ve Finansal Bağlar: Avrupa’da (özellikle Almanya, Fransa, Yunanistan) faaliyet gösteren Pontusçu veya Ermeni diaspora vakıfları, Doğu Karadeniz’deki yerel diller, müzikler ve sözlü tarih üzerine çalışan muhalif sol entelektüellere ciddi fonlar, yurt dışı yayın imkanları ve akademik kürsüler sunmaktadır. Bu durum, yerel sol figürlerin farkında olarak ya da olmayarak (fon mekanizmaları eliyle) bu yapıların ideolojik ajandalarına eklemlenmesine (etki ajanlığı süreçlerine dahil olmasına) zemin hazırlamaktadır.
​Eleştirel ve Güvenlik Odaklı Perspektif (Kimlik Siyaseti Endişesi)
​Eleştirel ve güvenlik odaklı yaklaşım; özellikle Avrupa merkezli fonlar, diaspora dernekleri ve bazı yabancı akademik kürsülerden beslenen bu çalışmaları “mikro-milliyetçilik” ya da “etnik kompartımanlaştırma” amacıyla araçsallaştırdığını net olarak ortaya koymaktadır:
​”Böl-Yönet” Kaygısı: 19. yüzyıl oryantalizminin Balkanlar ve Orta Doğu’da etnik kimlikleri keskinleştirerek imparatorlukları çözme stratejisinin, modern dönemde de “kültürel haklar” adı altında Doğu Karadeniz üzerinde denenerek Atatürk’ün kurduğu üniter Türk ulus devlet modelinin tasfiye edilmek istendiği görülmektedir.
​Dil Bilimsel Manipülasyon ve Yapısal Gerçeklik: Diaspora odaklarının “kadim etnik köken” iddialarına alet ettiği Romeika (Karadeniz Rumcası) ve Hemşince üzerindeki filolojik manipülasyonlar, bizzat dillerin yapısal analiziyle çürütülmektedir. Standart Yunanca ve Ermenicede cümle dizilimi tipik olarak Özne + Yüklem + Tümleç (SVO) şemasına yakınken; bölgede lokal olarak konuşulan Romeika ve Hemşincenin söz dizimi (sentaks) yapısı, tamamen Türkçe gibi Özne + Tümleç + Yüklem (SOV) şeklindedir. Bu dil bilimsel gerçeklik, söz konusu yerel dillerin asırlardır Türk dili, kültürü ve düşünce sistemiyle nasıl derinlemesine harmanlandığını, Türk potasında eriyerek yapısal bir dönüşüm geçirdiğini ve dış kaynaklı “ayrışma/kopuş” tezlerinin ne denli yapay olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.
​Tarihsel Bağlamdan Koparma: Bölgedeki toplulukların (Türkmen ,Laz, Hemşin, Gürcü .) yüzyıllardır İslam çatısı altında ve Osmanlı-Cumhuriyet kültür potasında harmanlanarak oluşturduğu “üst kimlik ve ortak yaşam iradesi”, bu tarz yapay ayrışma alanları ve etnik kışkırtmalarla doğrudan hedef alınmaktadır.
​Sonuç
​Doğu Karadeniz’deki kültürel doku, homojen bir yapıdan ziyade iç içe geçmiş, çok katmanlı ve senkretik bir yapıya sahiptir. Bölge üzerine yapılan yabancı akademik çalışmalar, dilin ve tarihin belgelenmesi adı altında sunulsa da; bu verilerin istihbarat servislerinin, diaspora siyasetinin ve ideolojik yayınların enstrümanı haline geldiği noktalarda konu salt bir “dil bilimi” tartışması olmaktan çıkıp milli güvenlik, uluslararası ilişkiler, terör teorileri ve kimlik siyasetinin bir parçası haline gelmektedir. Tarihte sosyalizm/Marksizm maskesini takmış etnik milliyetçi örgütler (Taşnak, Hınçak, ASALA), günümüzde yerel marjinal sol yapıların “anti-militarist, anti-kapitalist ve kimlikçi” yaklaşımları üzerinden bölgeye yönelik asimetrik ve ideolojik sızma kanalları aramaya devam etmektedir.
​Burada gözden kaçırılmaması gereken en net ideolojik kırmızı çizgi şudur: Atatürkçü olduğunu iddia eden hiçbir kimse ya da oluşum, Atatürk’ün kurduğu üniter ulus devleti parçalama gayesi güden Pontusçuluk, Lazcılık ve Hemşincilik adı altındaki dış destekli mikro-milliyetçi akımları doğrudan ya da dolaylı olarak destekleyemez; bu tür etnik bölücü faaliyetlere arka çıkanların veya sempatiyle yaklaşanların Atatürkçü olarak nitelendirilmesi ideolojik açıdan imkansızdır.
​Bölge halkının tarihsel süreçte geliştirdiği güçlü vatanseverlik refleksi, dini bütünlük, sosyo-kültürel entegrasyon ve devlet merkezli duruşu, Atatürk’ün kurduğu ulus devleti Doğu Karadeniz’de tehdit eden en bariz unsurlar olan Pontusçuluk, Lazcılık ve Hemşincilik gibi dış destekli mikro-milliyetçi akımların toplumsal bir taban bulmasını ve kitleselleşmesini engelleyen en büyük yapısal bariyer olarak varlığını korumaktadır.
​Kaynakça
1.​Simonian, H. (Ed.). (2007). The Hemshin: History, Society and Identity in the Highlands of Northeast Turkey. London: Routledge.
2.​Feurstein, W. (1992). Untersuchungen zur Lazischen Sprache und Kultur. Freiburg: Kafkasologische Schriften.
​Sahakyan, L. (2010). Toponyms of 3.Hemshin in Ottoman Tahrir Defters and Contemporary Maps. Yerevan: Yerevan State University Press.

* Bu köşe yazısının tüm hakları Pazar Umut Haber'e ait olup işbu yazının ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır.

4 YORUMLAR

  1. Bütünleştirici Türk milliyetçiliğinin yararlanabileceği bir çalişma olan bu yaziniz üniter devlet yapısını benimseyenler için önemli kayneklar içermektedir ancak kötü niyetli etnik milliyetçilere de yol açabileceği endişelerimi belirtmek isterim.

  2. Bir etnik yapının kültürel, dilsel ve tarihsel çalışmaları neden ayrılıkçılık ve üniter devlet yapısına karşıtlık olarak değerlendiriliyor anlamadım..
    Atatürk bu etnik kökenleri hiç de yadsımamıştır.
    Oysa devlet bu tür azınlık etnik könleri koruma altına alması gerekirken, devlet ve sizin gibi insanlar etnik köken temelli kültürel faaliyetleri bir ayrılıkçılık olarak görmesi çok manidardır..
    Farklı etnik köken dili, kültürü, sosyolojik yapısı bir ülke için zenginlik olarak değerlendirilmelidir.
    Bu tür baskılama ve aşağılamalar, aslında esas ayrılıkçılığı kışkırtan tavırlardır..

    • Osmanlı’nın son döneminde, başlangıçta masum görünen kültürel ve dilsel hak taleplerinin, dış güçlerin de müdahale ve manipülasyonlarıyla zamanla nasıl siyasi ayrılıkçılığa ve toprak bütünlüğünü tehdit eden unsurlara dönüştüğü hafızalardaki tazeliğini korumaktadır. İşte bu tarihsel tecrübe, bugünkü üniter devlet yapılarında çok güçlü bir savunma mekanizması ve “mikro milliyetçilik” kaygısı oluşturmuştur.

      ​Çünkü üniter devlet modeli, hukuk önünde eşit ve ortak bir üst kimlik, yani vatandaşlık bağı etrafında kenetlenmiş homojen bir toplum yapısını esas alır. Siyasi otoritelerin buradaki temel endişesi, kültürel veya dilsel faaliyetlerin kendisi değil; bu faaliyetlerin zamanla “etnik temelli bir siyasal hareketlenme”ye ya da kurumsal bir otonomi talebine evrilmesi, yani kültürel alanın siyasileştirilmesidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Önceki Yazıları