Bu günler biz bu ülkeyi, insanı, insanlığı, ulusunu sevenler için karanlık ve utanç verici günler. Çünkü bu ay içinde (7-8 Temmuz) NATO’nun temsilcileri ülkemiz topraklarına ayak basacaklar. Aslında bu toplantı yeryüzünün en büyük katillerinin bu coğrafyaya ayak basması anlamına gelmektedir ve bunların bu topraklara ayak basması bir tarafa aynı zamanda bu katillerin ağırlanması da söz konusu olacaktır. Bize düşen ise bu katiller sürüsünün bu topraklara ayak basışına “HAYIR” demek olmalıdır. Neden? Uzun bir okumaya hazır olun o zaman.
NATO’yu Tanımak İçin Biraz Batı Tarihine Gidelim
Batı, yani Avrupa 1300’lü yıllardan itibaren büyük bir değişim yaşadı. Haçlı Seferleri ile birlikte Avrupa yoksulluğun ve cehaletin tanrısal bir plan ve kader olmadığını öğrendi. Ve din adamlarına “Siz hele şöyle bir kenara çekilin, her şeye burnunuzu sokmayın.” diyebildi. Burada din adamlarının yalanları, yanlış yönlendirmeleri, bilginin artmasıyla bilincin artması ve bundan dolayı halkın doğa ve toplum olaylarını doğru okumaları çok etkili olmuştur. Buna Aydınlanma diyoruz. Aydınlanmayı Alman filozofu Immanuel Kant şöyle tanımlar:
Immanuel Kant’a göre Aydınlanma; insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu “ergin olmama” durumundan kurtulmasıdır.
Ergin olmama durumu, bireyin başkalarının rehberliği olmadan kendi aklını kullanamamasıdır. Kant, bu durumdan kurtulmak için temel ilkeyi Latince bir sloganla özetler: Sapere aude! (Aklını kullanma cesaretini göster!).
İşte bu başkaları, din adamları ve kutsal kitaplardır. İşte bu durumda aydınlanma dediğimiz şey akıl ve bilim ışığında, yani din adamlarının doğrudan yönlendirmesi ve kutsal kitaba hapsolma durumu olmadan düşünme ve sonuçlara ulaşabilmedir.
Bu süreçte Batı, Reform’u yaşadı. Rönesans’la kültürel ve düşünsel atılımlarını gerçekleştirdi. Coğrafi Keşifler’le yeni yerler, yeni insanlar tanıdı. Ufku genişledi.
Ve bu süreçte Batı’ya inanılmaz para ve ekonomik kaynak akışı sağlandı. Bu ekonomik akış beraberinde kapitalizmin babası olan bir ekonomi-politik sistemi doğurdu. Bunun adı Merkantilizm’dir.
Merkantilizmin temel özellikleri şunlardır:
- Değerli Maden Birikimi: Ülkelerin gücü ve zenginliği, kasalarındaki altın ve gümüş miktarıyla ölçülmüştür. Bu nedenle değerli madenlerin ülke dışına çıkışı genellikle yasaklanmıştır.
- Devlet Müdahalesi: Serbest piyasa yerine, ekonominin devlet tarafından sıkı bir şekilde denetlendiği ve yönlendirildiği bir model benimsenmiştir.
- Korumacı Dış Ticaret: İthalatı azaltmak için gümrük vergileri artırılmış, yerli sanayi desteklenmiştir. İhracatı teşvik etmek için ise çeşitli sübvansiyonlar uygulanmıştır.
- Sömürgecilik: Koloniler, anakara için ucuz ham madde kaynağı ve mamul malların satılabileceği kapalı pazarlar olarak kullanılmıştır.
Bu ekonomik model burjuvazinin yükselmesine ve özellikle burjuvazinin kontrolünde silahlı devlet gücünün yükselmesine ve bu silahlı devlet gücünün devletlerin zenginliğini artırmak için işgal hareketleri ortaya koymasına neden oldu.
Daha sonraki süreçte Sanayi Devrimi ve bunun sonrasında kapitalizm denen ekonomi politik doğdu. Bu ekonomi politiğin egemen olduğu devletler, Sanayi Devrimi sonrasında ham madde, sömürülecek insan kaynağı ve pazar arayışı çerçevesinde sömürgecilik hareketlerine ve işgallere giriştiler. Önce I. Emperyalist Paylaşım Savaşı gerçekleşti. Dünyada yaklaşık 20 milyon insan can verdi. Bu arada dünyanın ilk emekçi sınıf devrimi Rusya’da Ekim 1917’de gerçekleşti. Sovyet Devrimi daha bu tarihten itibaren alabildiğine manipülasyonla, baskıcı kuşatmayla yok edilmek istendi. Ama Avrupa bu dönemde büyük ekonomik krizlerle uğraşıyordu. Kapitalizm sıkıştığında her zaman gayrimeşru çocuğu olan faşizmi kullanır. Faşizm kapitalizmin hem yılan dişidir hem de gayrimeşru çocuğudur. I. Paylaşım Savaşı’ndan sonra kapitalist emperyalistler umduklarını bulamadı. Alman kapitalizmi I. Paylaşım Savaşı’nda yenilgiye uğramıştı. Ama bunun çözümünü faşizmde gördü. Bu çerçevede Hitler denilen bir katili çıkardı. İngiltere ve Fransa umduklarını yeterince elde edememişlerdi. Ve kapitalist dünya kurtuluşu yeni bir paylaşım savaşında buldu. Ve dünya II. Büyük Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın içinde buldu kendini. 50 milyonun üstünde insan hayatına mal olan bu büyük savaş, dünyanın ilk proletarya devleti olan Sovyetler’in çok büyük etkisiyle faşizmin yenilgisiyle sonuçlandı. Bu aslında kapitalist emperyalistler için de bir fiyasko oldu. Savaş sonrasında planlı ekonomiyle çok hızlı kalkınma gösterdi Sovyetler. Avrupa’da ise yoksulluk, işsizlik ve güvencesizlik kol geziyordu. Aynı durum Amerika’da da söz konusu oldu. Üstelik Amerika’da kıyasıya ırkçılık vardı. Avrupa’da ciddi bir antikapitalist dalga, işçi hareketleri, ırkçılığa karşı mücadeleler alabildiğine hızlanmıştı. Çin’de devrim oluyordu. Latin Amerika’da, Türkiye’de, Orta Doğu’da sol, sosyalist rüzgarlar alabildiğine hızlanmıştı. Bu, kapitalist emperyalistler için çok büyük tehlikeydi. Güçlü bir blok oluşturulmalıydı. Nitekim bu blok 1949’da oluşturuldu. 12 ülkenin katılımıyla bu blok Amerika’da toplandı ve amiral gemisi de Amerika oldu bu blokun.
Yanı sıra 1948’de dünyanın en büyük terör devletlerinden biri olan İsrail kuruldu. Ve İsrail’in uluslararası bir blok tarafından korunması gerekiyordu. Yani NATO; kapitalizmi korumak ve yaymak, Siyonizm’i korumak ve yaymak, komünizmi durdurmak ve yok etmek gibi amaçlarla kuruluyordu. Türkiye ise 1940’larda egemen olan Batıcılık ve Batı’ya entegrasyon idealleri çerçevesinde Amerika’yla ilişkilerini geliştirdi. Antikomünist Truman Doktrini çerçevesinde Marshall Yardımı’yla gözleri boyanan Türkiye’ye, kapitalist dünyaya tam teslimiyet için bir hayalet lazımdı ve o da üretildi. Bu hayalet “Sovyet Yayılmacılığı” idi. Çeşitli yalan yanlış enformasyonlarla Sovyetler’in Kars, Ardahan üzerine ve boğazlara hakimiyet üzerine emelleri olduğu yalanı atıldı. Sovyetler’de o dönem Stalin adlı, meramını anlatmaktan aciz, kaş yapayım derken göz çıkaran bir lider vardı. Bu liderin, Türkiye’nin Batı eksenli bir siyasetle Sovyetler’e baskı yapması ve saldırı zemini hazırlaması halinde Sovyetler’in de buna karşılık verme hakkının olduğunu beyan etmesi, Sovyetler’in işgal iştahı olduğu algısı yaratılarak manipüle edildi. Ve bu durum Türkiye’nin koruyucu şemsiye olarak NATO’ya girmesi gerektiği düşüncesini alabildiğine besledi. Kapitalist Batı’nın patronları, “Kaçan kovalanır.” psikolojik ilkesini uygulamaya geçirerek Türkiye’nin NATO’ya alınmaması gerektiği konusunda nazlanma politikası uyguladılar. Bu çerçevede Türkiye’ye adeta “RÜŞTÜNÜ İSPAT ET, BEDELİNİ KANLA ÖDE SENİ NATO’YA ALALIM.” diye dayatmada bulundular. Türkiye de bu bedeli Kore’de 700 küsur yoksul Anadolu insanının kanıyla ödedi. Kore… Türkiye’den binlerce km uzakta bir ülke ve bizimle hiç alakası olmayan bir coğrafya… Ne işimiz var diye sormayın. Elbette kapitalist tanrılar kurban isteyecekti. Ve Türkiye de Kore’de kapitalist tanrıların istediği kurbanları vererek rüştünü ispat etti ve NATO’ya girdi.
Ne oldu peki? Nerede güvenliğimiz sağlandı? Hiçbir yerde… Kıbrıs’ta NATO sattı bizi. Ermeni meselesinde sattı. PKK meselesinde sattı. Fakat İsrail üye olmamasına rağmen her dönem İsrail’i korudu. NATO, üyeler bağlamında her zaman korudu. Siyonist katillere “Yalnız değilsin, kimse sana bir şey yapamaz.” cesareti verilerek katliamlarında cesaretlendirildi.
NATO KAPİTALİST BLOKUN KORUYUCU KALKANIDIR VE TÜRKİYE’NİN GÜVENLİĞİNE HİÇBİR ZAMAN İÇİN KATKI SUNMAMIŞTIR. AKSİNE GÜVENLİĞİ İÇİN TEHDİTTİR.
NATO Libya’yı yok etmiştir. Irak’ı yok etmiştir. Suriye’yi yok etmiştir. Afganistan’ı yok etmiştir. Yugoslavya’yı yok etmiştir. Maduro’yu kaçırmıştır. Küba’ya yıllardır yaptırımlar uygulamakta ve tehdit etmektedir. Vietnam’da katliam yapmıştır. İran’da katliamlar yapmıştır. Ve Türkiye’yi tehdit etmiştir. Bu ve buna benzer pek çok örnek verilebilir. Denecek ki bu saydıklarının hepsinde NATO yok, Amerika var. Zaten NATO, Amerika’nın ve İsrail’in dışında başka bir şey değildir ki.
NATO Türkiye’de eğitime müdahale etmiş ve onu bilim dışı bir sürece yönlendirmiştir (On yıllardır bu böyledir.).
Faili meçhul cinayetler NATO tandanslıdır. İşkence merkezleri NATO tandanslıdır. Kontrgerilla operasyonları ve faili meçhuller, toplumsal fay hatlarının kırılması, etnik ve inançsal kökenli çatışmalar hep NATO kökenlidir. Evangelist misyonerlik NATO kökenlidir. Gericilik ve faşizm NATO kökenlidir. Tarikatlar ve cemaatler NATO kökenlidir. Atatürk düşmanlığı NATO kökenlidir. Muammer Aksoy, Necip Hablemitoğlu, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok cinayetleri, Malatyalı Hamido cinayeti vb.leri NATO kökenlidir. Sivas, Maraş, Çorum katliamları NATO kökenlidir. Sabahattin Ali NATO için kurban edilmiştir.
NATO bizim askeri birikimimizi daima kendi hizmetinde bir güç olarak görür. Bugün NATO, kapitalist dünyayı III. Dünya Savaşı’na hazırlamaktadır. Ve Türkiye gibi ülkeleri bu savaş için hazırlanmaları yönünde yönlendirmekte ve silahlanmaya yüzde 2 yerine yüzde 5’lik bir maliyetle hazırlanma yönünde baskı yapmaktadır. Sağlığa, eğitime, ekmeğe ayrılması gereken bu meblağ, NATO uğruna savaş için hazırlığa ayrılmaya tabi tutulmaktadır.
NATO savaş, NATO kan ve gözyaşı, NATO sömürü, açlık, NATO faili meçhul cinayet, NATO vahşet ve köleliğe, cehalet ve yoksulluğa razı olmak demektir. O halde;
İNSANCA YAŞAMAK İÇİN NATO’YA HAYIR demeliyiz. NATO’cu katillerin, Mustafa Kemal ve Anadolu ve Trakya’nın yoksul halkının mücadelesiyle kazandığı bu coğrafyaya ayak basmasına kesinlikle razı olmamalı, karşı durmalıyız.
Bugünün Türkiye’sinde yurtseverliğin kodu: “NATO’YA HAYIR” demekten geçer.
Bugünün dünyasında insanseverliğin kodu: “NATO’YA HAYIR” demekten geçer.
Bugünün dünyasında insan olmak ve insan kalmak, “NATO’YA HAYIR, NATO DAĞITILSIN” demekten geçer.
O halde hep birlikte haykıralım: NATO’YA HAYIR!

Sovyetler Birliği’nin 1945 yılından itibaren Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı geri istemesi ve Boğazlar üzerinde hak iddia etmesi, sadece bir iddia değil, dönemin resmi diplomatik kayıtlarına girmiş bir gerçektir.
Dostluk Anlaşması’nın Feshi: 19 Mart 1945’te SSCB, 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması’nı tek taraflı olarak feshettiğini açıkladı. Talep: Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov, Türk Büyükelçi Selim Sarper ile yaptığı görüşmelerde, Kars ve Ardahan’ın iadesini ve Boğazlar rejiminin (Montrö) değiştirilerek Sovyetler’in Boğazlar’da askeri üs kurmasını talep etti. Bağlam: Bu talepler, SSCB’nin 2. Dünya Savaşı sonrasında “güvenlik kuşağı” oluşturma ve sıcak denizlere inme stratejisinin bir parçası olarak görülür. Dolayısıyla bu taleplerin “yalan” olduğu iddiası tarihsel verilerle örtüşmemektedir.
Emeğinize sağlık ancak bukadar anlatılabilirdi dünyanın üzerindeki karabasan’i.
NATO insanlığın baş DÜŞMANIDIR.
Emeğinize yüreğinize sağlık. Bizim sözde yerli ve millilerimiz bu gerçeği anlayınca çok geç olacak.
aligny53@gmail.com