Bir ülke ekonomik anlamda büyürken, ‘Milli Hasıla’ denilen veri artarken bir halk neden yoksullaşır..?
Kümülatif Yurt içi hasıla, kişi başına bölündüğünde 20 bin dolara yaklaştığını, biz Devlet İstatistik verilerinden öğreniyoruz..
Peki ülkede yıllık, kaç milyon kişinin 20 bin dolar geliri var. Bu miktarın lira karşılığı 960 bin lira yapar.
Asgari ücretli bir çalışan yıllık 342 bin lira..
Emekli aylık ortalaması yıllık 300 bin lira.. kazancı var..
Bir insan olarak soralım o zaman..
Türkiye büyüyorsa, on milyonlar neden açlık sınırının altında yaşamaya mahkum ediliyor…?
Bu nasıl oluyor..?
Çalışan İşçi, 28 500 liraya mahküm..
Emekli, ortalama 25 000 liraya mahküm.
Çiftçi, açlık sınırının altında geliri var, o da isyanlarda..
Sendikaların açıkladığı Açlık rakam sınırı 38 bin lira.
Yoksulluk sınırı ise, 108 bin lira..
Öğrenci, devlet yurdu bulamıyor. Özel yurtlar uçuk fiyat kalamıyor. Öğrenci, okurken ya çalışmak ya da boğazından kısmak zorunda..
Aileler emekli ya da maaş kartlarını verseler bile yetişemiyorlar..
Bu şartlarda yaşayan, daha doğrusu yaşamaya, ayakta durmaya çalışan on milyonlar olarak soruyoruz..
Türkiye büyüyorsa bizim payımız nerede..?
Biz her gün neden yoksullaşıyoruz..?
Biz yoksullaşırken, bu büyümeden aslan payını kimler alıyor..?
Verilere bakılsın, on milyonlar yoksullaşırken, çok azınlık bir kesim servetlerine servet katıyorlar. Yani sistem yandaş azınlığa ve sermayeye hizmet ediyor..
Bir ülkede üretim değil de rant ekonomisi yani üretmeden kağıt üzerinde, maniplasyonlarla, parayla para kazanmak değer haline gelmişse, o ülkenin büyümesi ‘hormonal’ bir büyümedir.
Ve bunun acısını da, kemer sıkma, alım gücünü düşürme, sıkı para politikası vb hamlelerle halk öder..
Bugün olan biten de budur..
Türkiye, gelirin bölüşümü ve dağıtımında dünyanın en kötü ülkelerinden biri olması, bu sonucu doğurmuştur..
Bu adaletsizliğe karşı, tüm çalışanlar, çiftçiler ve emekliler örgütlenip karşı koymadıkça, direnmedikçe, hakkını alma konusunda mücadele etmedikçe bu devran böyle sürecektir….
