Bu ülkede en büyük başarı nedir, biliyor musunuz? Bu ülkede en büyük başarı akıl sağlığını kaybetmeden yaşayabilmektir. Yaşadığımız coğrafyada öyle şeylere tanık oluyoruz ki delirmemek mümkün değil. Öncelikle insan yapısı. Ahlakın, ahlaklı olmanın aptallık sayıldığı bir coğrafyadayız. Düşünün… Ömrü porno film satmakla geçmiş tipler dinden imandan bahsedebiliyor. Bahsetmekle kalmıyor, utanmadan arlanmadan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü dinsizlikle itham edebiliyor. Düşünün… Bir baba geliniyle cinsel ilişkiye giriyor, gayrimeşru çocuk dünyaya geliyor ve sonradan onu katledebiliyor. Oğul babasını katlediyor. Onun et ve kemiklerini parçalıyor ve tuvalete atıyor onları. Yıllarca birileri kendileri gibi düşünmeyenleri kriminalize ediyor, bu amaçla Apo ile ilintilendiriyor ve sonra aynı kişi ve çevreler Apo’ya paye verilmesinden bahsedebiliyor. Muktedirler kendileri gibi olmayan herkesi dış güçlerle bağlantılı olarak lanse ediyor. Sonra dış güçler dediği kesimlerin elebaşlarını ülkede en şatafatlı bir şekilde ağırlıyor. Ümmetten, İslam’dan bahsedenler emperyalizmin babasıyla kol kola hareket ediyor, hem de milletin gözünün içine baka baka… Bu nasıl bir ülkedir? Bu nasıl bir gidişattır; akıl, vicdan almıyor. Bir yanda dinciler, öte yanda soytarı solcular, öte yanda faşistler, öte yanda gardırop Atatürkçüler, öte yanda liboşlar, beri yanda her devrin adamları… Ya Rab… Nereye gidiyoruz? Bu gidiş nereye? Oh my God, quo vadis?
Önce bir kitle yarattılar. Bu kitleyi Kur’an ile alakası olmayan sahte bir din ile beyni iflas ettirme operasyonuna uğrattılar. Sonra bu beyni bitmiş kesimin ağzına bir parmak bal çaldılar. Bu bir parmak bala vatan, bayrak, millet, din vs. boyası sürdüler. Sonra bu kitlenin uzanamayacağı yere bir kavanoz bal koydular. Sürekli kulaklarının ve gözlerinin önünde yalanları tekrarlayıp durdular. Kendileri her türlü fışkıyı yediler ama hep başkasını suçladılar… Kendilerinden olmayan herkese çeşitli şer unsurları üzerinden çamur attılar. Ama o şer unsurlarına her türlü üstün payeyi veren yine kendileri oldu. Ne söyledilerse, neyi iddia ettilerse çoğu kez tam tersini yaptılar. Yaptılar, yaptılar da kimseye de hesap vermemeyi bu ülkede teamül hâline getirdiler.
Böylece akıl sağlığını yok etmenin en etkin yolunu hayata geçirdiler.
Bayrak dediler, bayrağın içini boşalttılar. Başörtüsü dediler, başörtüsünün içini boşalttılar; vatan dediler, vatan kavramının içini boşalttılar. Bayrak diyenler katillerin bayrağının rengini Boğaz Köprüsü’ne monte ettiler. Başörtüsü dediler, o başörtülülerin bir kısmı Tarkan’ın konserinde erkeklerin omuzunda “oynama şıkıdım şıkıdım” diyerek tempo tuttular giydikleri streç pantolonla. Faize demediklerini bırakmadılar ama bu ülkeyi faizin en yükseğine boğdular. Vay oldu, eyvah oldu bu ülkeye ama halk hâlâ radyoda ince saz ney taksimi dinlemeye devam etti.
E, öte taraf farklı mı? Kendini Atatürkçü olarak lanse edenler bakın ne diyor:
“Hiçbir Arap topluluğu kardeşim değildir. Kültürüm Türk, liderim Atatürk.”
Vay anasını sayın seyirciler ya… O zaman sen Arap yurttaşlarının bulunduğu topraklarda ne fışkı yiyorsun diye sormazlar mı adama? Hatay’da Araplar binyıllardır yaşamıyor mu? Bunlar kardeşin değilse sen işgalci olarak mı yaşıyorsun orada? İşte tamı tamına emperyalist bir ağız. Bu ağız sahibini ilgilendirir diyeceğiz ya, Mustafa Kemal’in aziz hatırasını alet etmese.
“K.K. Ermeni’dir. Zaten Ermeni’den ne beklenir ki?”
Ah faşist kafa. Bu kafadır bu cennet vatanı cehenneme çeviren. Yani K.K. Ermeni olmasa bu işler olmayacak. Ermeni olduğu için bu yanlışı yapıyor. Buyur buradan yak!
“Yabancı kadınlarla evlenerek kanını bozan Osmanlı hanedanı, kendi milletine düşmanlık ettiği için tarihten silinmişti. Bunu asla unutmamalıdır: Türk, Türk ile evlenmeli! Ve Türk’ü ancak Türk kanından gelenler yönetmelidir!”
Oha… Oha… Hatta çüş… Çüş… Kafaya bak yahu… Sanki bu kafa insana hitap etmiyor da saf montofon inek yetiştiriyor. Ya da saf kangal yetiştiriyor. Bakıyorsun bunu yazıp çizenlere, Atatürk’ü dillerinden düşürmüyor. Eyvah ki ne eyvah… O aziz öndere bundan daha büyük yıpratma adımı ne olabilir?
En son Haluk Levent olayı. Olayın içinde komplo var mı? Evet, elbette var… Kendileri her fışkıyı yiyor mu? Evet… Ayakkabı kutusu… Mahkemeye kabul edilmeyen dosyalar. İftiralar… “Bir kereden bir şey olmaz.” diyerek yapılan örtbas faaliyetleri. Bunlar tamam… Ama kardeşim… Her şey bir tarafa… Sen… Diğer şeyleri bir tarafa bırakalım… Sen… “İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar” diyerek kumar masasına oturamazsın… O-tu-ra-maz-sın… Bu ülkede çöp kutusu karıştıran insanlar varken… Hastanede tedavi olamayan, okuyamayan, düğününü yapamayan, çocuğuna bilgisayar alamadığı için üzerine benzin döküp yakmaya teşebbüs eden babalar varken; o büyük insanı hatırlatan İzmir Marşı’nı okuyan bir ağzın sahibi olarak, o lanetli kumar masasına o-tu-ra-maz-sın… O kadar.
Ah ah… Kime ne anlatıyorsun be hey deli Osman… Be hey komünist Osman… Anlatsan ne olur… Kim dinler… Dinlese ne olur… Kim kâle alır… Sen basit, eti budu belli, adı sanı belirsiz basit bir zavallısın… Herkesin şımarık şımarık kendi kemanesini çaldığı, egosuna Tanrı misali taptığı, burnundan kıl aldırmamayı onurlu yaşamanın en yücesi saydığı bu kötü dünyada sen kimsin ki laf anlatıyorsun be hey deli, be hey komünist Osman? Sen bırak bir şeyler anlatmayı da dokuz köyden kovulmuş bir deli olarak onuncu köyün sakinlerine şu soruyu sor… Belki bir dinleyen ve cevaplayan olur, kim bilir?
Quo vadis? Bu gidiş nereye?
(Quo Vadis, Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz’in 1905 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasını sağlayan romanının adıdır. Hristiyanlık efsanelerine göre Havari Petrus, İmparator Nero’nun zulmünden kaçmak için Roma’dan ayrılırken yolda İsa ile karşılaşır. Petrus ona “Quo vadis?” yani “Nereye gidiyorsun?” diye sorar. İsa, “Roma’ya, yeniden çarmıha gerilmeye gidiyorum.” diye cevap verir. Bu durum karşısında utanan Petrus Roma’ya geri döner ve inancı uğruna ölmeyi kabul eder. Bu soru da oradan gelmektedir.)
