Altın: 6.875,62
Dolar: 45,41
Euro: 53,57
BIST: 15.062,00
8.3 C
Rize

Demirali Kiraz

kirazdemirali4@gmail.com


Diğer Yazarlar

Dün Nasihat Heyetleri, Bugün Akil Adamlar: Tarih Yine mi Tekerrür Ediyor?

Türk tarihinin en ihtişamlı devletlerinden biri olan Osmanlı Devleti, 1800’lü yıllardan itibaren artık dağılma dönemine girmişti. Rus Çarı’nın ifadesiyle “hasta adam” hâline gelen Osmanlı, hasta olarak girdiği Birinci Dünya Savaşı’ndan sağ çıkamadı. Uğursuz Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı Devleti fiilen teslim alınmış, vatan toprakları emperyalist devletler tarafından işgal edilmeye başlanmıştı.
Milleti ve vatanı koruması gereken saray yönetimi ise gaflet, dalâlet ve hatta ihanet içerisindeydi. Ancak 15 Mayıs 1919’da İzmir’de yaşananlar, özgürlüğü ve bağımsızlığı karakter edinmiş Türk milletinin öldürülebileceğini fakat asla esir alınamayacağını bütün dünyaya gösterecekti.
İzmir, günlerdir büyük bir gerginlik içindeydi. Şehrin Yunanlılara verileceği konuşuluyor, körfezde demirleyen düşman donanması halkın endişesini artırıyordu. Türk Ocaklarında yapılan toplantılarda aydınlar ve gençler yaklaşan felaketi önlemenin yollarını arıyordu. Genç hukukçu Mustafa Necati ile gazeteci Hasan Tahsin gibi isimler, artık beklemenin anlamı kalmadığını; işgale karşı direnişin kaçınılmaz olduğunu dile getiriyordu.
Fakat İstanbul Hükûmeti farklı düşünüyordu. Harbiye Nazırı Şakir Paşa, işgal söylentilerine önem verilmemesini istiyor; İzmir Valisi İzzet Bey ile Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa ise işgalcilere karşı direnilmeyip gereken kolaylığın gösterilmesi yönünde emirler veriyordu.
İzmir basınının yiğit kalemi Hasan Tahsin, 14 Mayıs günü yayımladığı “Namus Uğruna” başlıklı yazısında haykırıyordu:
“Türk ölmedi, yaşıyor ve bu vatanı Yunan’a vermeyecektir.”
15 Mayıs sabahı Yunan birlikleri İzmir’e çıkarma yaparken, işgal kuvvetlerini karşılayan isimlerden biri de İzmir Rum Ortodoks Metropoliti Hrisostomos oldu. İngiliz desteğiyle İzmir’i işgal eden Yunan ordusunu kutsayan Hrisostomos, kalabalığa Amerikan bayrakları taşıttı ve işgalci askerlere şu sözlerle seslendi:
“Asker evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz cennet size o kadar yakın olur. Türk’ün kanını içmek sevaptır. Ben de bir bardak Türk kanı içmekle onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım.”
“Yunan askerleri! Siz burada yalnızca İzmir’i değil, Bizans’ın kaybedilmiş topraklarını geri almaya geldiniz.”
Bu sözler, işgalin yalnızca askerî değil; tarihî ve siyasi emeller taşıdığını, dinin de kirli emellerin aracı olarak kullanıldığını göstermektedir.
Gerçek adı Osman Nevres olan ve tarihin Hasan Tahsin adıyla tanıdığı kahraman gazeteci, işgal kuvvetlerine sıktığı ilk kurşunla Türk milletinin teslim olmayacağını ilan etti. Ardından İzmir’de büyük bir katliam başladı. Türk askerleri aşağılandı, teslim olan birliklere saldırıldı, Albay Süleyman Fethi Bey, “Zito Venizelos” demeyi reddettiği için süngülenerek şehit edildi. Camiler basıldı, evler yağmalandı, yüzlerce masum insan sokak ortasında katledildi. İzmir, o gün tarihe “Karagün” olarak geçti.
Ve dört gün sonra…
19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa, karanlığı yaran bir güneş gibi Samsun’a çıktı.
Mustafa Kemal, Samsun’a hareket etmeden önce Sultan Vahdettin ile son kez görüşmüştü. Yıllar sonra o görüşmeyi şöyle anlatacaktı:
“Boğaz’a karşı duran düşman zırhlılarının topları adeta saraya çevrilmişti… Vahdettin bana: ‘Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsin.’ dedi.”
Ancak bu sözler, Mustafa Kemal’in Millî Mücadele’yi başlatmak için gönderildiği anlamına gelmiyordu. Çünkü o günlerde Karadeniz’de Pontusçu çeteler faaliyet yürütüyor, bölgede Türk köylerine saldırılar düzenleniyordu. İngilizler ise Osmanlı Hükûmeti’ne baskı yaparak Türk direniş hareketlerinin bastırılmasını istiyordu. Mustafa Kemal’e verilen 9. Ordu Müfettişliği görevinin resmî amacı da bölgede asayişi sağlamak, silahları toplamak ve millî direnişi engellemekti.
Çünkü Vahdettin’in temel düşüncesi, İngilizlerle iyi ilişkiler kurarak saltanatını ve hilafetini koruyabilmekti. Oysa Mustafa Kemal için kurtarılması gereken şey bir hanedan değil; doğrudan doğruya milletin bağımsızlığı ve vatanın bütünlüğüydü.
Nitekim saray, Anadolu’ya gönderdiği ve şehzadelerin de yer aldığı Nasihat Heyetleri ile halka işgale karşı direnmeyi değil; sabırlı olmayı, işgal kuvvetleriyle iyi geçinmeyi ve padişaha bağlı kalmayı telkin ediyordu. Buna karşılık Mustafa Kemal Paşa da milletin bağımsızlık iradesini uyandırmak için Anadolu’da teşkilatlanıyor, Millî Mücadele ruhunu adım adım örgütlüyordu.
Anadolu, nice milletlere mezar olmuş zorlu bir coğrafya… Ders alınmadığı için tarihî hataların tekerrür ettiği topraklar…
Dün işgale sessiz kalınmasını nasihat eden sarayın heyetleri vardı; bugün ise milletimizi ve vatanımızı parçalanmaya sürükleyecek yeni açılım süreçlerine halkı ikna etmeye çalışan “Akil Adamlar”…
Ey Türk! Titre ve kendine dön!
Tarih, sadece şahsî çıkarını ve makamını düşünerek emperyalizmle iş birliği yapan Vahdettin ve Damat Feritleri lanetlediği gibi; milletinin özgürlüğünü ve bağımsızlığını her şeyin üstünde tutan millî ruhun temsilcisi Bozkurt Mustafa Kemalleri de yüceltir. Tarih herkese hakkını verir.
Mesele, tarihin lanetlediği mankurtlardan mı olacağız; yoksa yücelttiği Bozkurtlardan mı?
Tercih sizin…
Benim tercihim, Mustafa Kemal’in askeri olarak:
“Ya istiklâl ya ölüm!”

* Bu köşe yazısının tüm hakları Pazar Umut Haber'e ait olup işbu yazının ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır.

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Önceki Yazıları