Sultangaliyev’in 10. Sovyet Kurultayı’nda dile getirdiği bu sert itiraz, yalnızca bir temsil mücadelesi değil; Bolşevik Devrimi’nin “halkların kendi kaderini tayin hakkı” vaadine yöneltilmiş en gerçekçi eleştirilerden biridir. Mirsaid Sultangaliyev, Doğu halklarının ve Türk topluluklarının haklarını savunurken, yeni kurulan sistemin Çarlık Rusyası’nın sömürgeci mirasından tamamen arınamadığını açıkça görmüştü.
Tarihsel Çelişki ve Sultan Galiyev’in Mücadelesi
Sultangaliyev’in konuşmasında vurguladığı köklü geçmiş, nüfus ve coğrafi büyüklük argümanları, aslında Sovyet yönetiminin merkezileşme politikalarına karşı haklı bir direnişti. SSCB’nin kuruluşu sırasında Rusya, Ukrayna, Belarus ve Kafkasya Federal Cumhuriyeti’ne kurucu statü verilerken Tataristan, Başkurdistan ve Türkistan gibi geniş coğrafyaların özerk bölge düzeyinde tutulması, idari bir tercihten ziyade politik bir çekinceydi.
Merkezci Kaygılar: Moskova yönetimi, Türk ve Müslüman halkların birleşerek güçlü bir blok oluşturmasından ve SSCB içinde dengeleri değiştirmesinden endişe ediyordu.
Çarlık Mirasının Devamı: “Çarlık döneminde bile Türklerin daha çok hakkı vardı” cümlesi, devrimin vaat ettiği özgürlük ortamının uygulamada nasıl daraltıldığını ve merkezin otoritesini koruma adına yerel halkları nasıl ikincil konuma ittiğini açıkça özetliyordu.
Ulusal Komünizm Düşüncesi: Sultangaliyev, Sosyalizmin yalnızca Batı merkezli ya da Slav odaklı uygulanamayacağını; Doğu halklarının kendi kimlikleri ve mevcudiyetleriyle bu yapıda eşit olarak yer alması gerektiğini savunuyordu.
”Sömürgeler Enternasyonali” ve Galiyevizm’in İki Aşamalı Turan Projesi
Sultangaliyev’in fikir sistematiği (“Galiyevizm”), Batı merkezli Komünist Enternasyonal’e (Komintern) alternatif olarak ezilen Doğu halklarının özgürleşmesini hedefleyen radikal bir Jeopolitik doktrin ortaya koyuyordu. Bu doktrinin temelini “Sömürgeler Enternasyonali” tezi oluşturuyordu ve bu vizyon iki aşamalı somut bir stratejik programa dayanıyordu:
Birinci Aşama (Türk-Müslüman Birliğinin Tesis Edilmesi):
İlk olarak İdil-Ural bölgesinde özerk bir Tatar-Başkırt Devleti kurulacak,
Ardından Türkistan coğrafyasını kapsayan bütüncül bir Türkistan Cumhuriyeti ilan edilecek,
Bu yapılar birleştirilerek devasa bir Turan Federal Halklar Sosyalist Cumhuriyeti inşa edilecekti.
Son olarak Azerbaycan, Altay ve Çuvaş bölgelerindeki Türk toplulukları da sisteme dahil edilerek Sovyet sınırları içerisindeki tüm Müslüman ve Türk halklarının siyasi ve idari birliği tamamlanacaktı.
İkinci Aşama (Küresel Sömürgeler Enternasyonali): Sovyetler içerisindeki Türk-Müslüman birliği sağlandıktan sonra, Doğu’nun diğer sömürgeleştirilmiş halkları da benzer bölgesel birliklerini kuracak ve en nihayetinde Moskova ya da Batı merkezli Komintern’den bağımsız, doğrudan mazlum milletlerin temsil edildiği küresel bir “Sömürgeler Enternasyonali” gerçekleştirilecekti.
Sultangaliyev’in bu devasa Turan ve Sömürgeler Enternasyonali projesi, Moskova’nın tek merkezci hegemonyasını doğrudan tehdit ettiği için Stalin ve parti yönetimi tarafından en büyük ihraç ve tasfiye gerekçesi yapılmıştır.
Tasfiye, Tutuklanma ve İdam: Sultan Galiyev Nasıl Öldü?
Sultangaliyev’in fikirleri ve örgütlenme potansiyeli Stalin yönetimi tarafından “sistemik bir tehdit” olarak görüldü. 1923 yılında Stalin’in doğrudan talimatıyla tutuklanan Sultangaliyev, Parti’den ihraç edilen ve Sovyet tarihinde “Pantürkizm” ile “karşı-devrimcilik” suçlamasıyla tutuklanan ilk üst düzey Bolşevik lider oldu.
Sürgün ve Sürekli Takip: İlk tutuklanmasının ardından serbest bırakılsa da adım adım izlendi, yayın yapması engellendi ve bürokratik görevlerinden uzaklaştırıldı. Kasım 1928’de “Galiyevcilik” (Galiyevizm) örgütü kurmak suçlamasıyla ikinci kez tutuklandı.
Solovki Kampı ve Ağır İş İşkencesi: 1930 yılında kurşuna dizilme cezasına çarptırıldı; ancak cezası 10 yıl zorunlu çalışma kampına çevrilerek Beyazdeniz’deki meşhur Solovki Ceza Kampı’na gönderildi.
Son Tutuklama ve Trajik Ölüm: 1934’te sağlık sorunları nedeniyle serbest bırakılıp sürgüne gönderilse da takip son bulmadı. Stalin’in “Büyük Temizlik” (Great Purge) döneminde, 1937 yılında son kez tutuklandı. Yıllarca zindanlarda ağır sorgu ve işkencelere maruz kaldı.
28 Ocak 1940 İdamı: Yüksek Askerî Mahkeme tarafından “Sovyet karşıtı milliyetçi örgüt liderliği” suçlamasıyla ölüm cezasına çarptırıldı. Mirsaid Sultangaliyev, 28 Ocak 1940 tarihinde Moskova’daki Lefortovo Zindanı’nda (veya KGB karargâhında) kurşuna dizilerek idam edildi. Cesedi isimsiz bir toplu mezara atıldı ve Sovyet arşivleri açılana dek ölümü uzun yıllar bir sır olarak kaldı.
”İç Sömürge” Gerçeği: Rus Sanayisine Hammadde Deposu Olan Türk Yurtları
Sultangaliyev’in teorik ve siyasi analizlerinin merkezinde duran en çarpıcı tespit, Türk yurtlarının Rusya tarafından bir “iç sömürge” (internal colony) olarak kullanıldığı gerçeğidir. Çarlık döneminde başlayan bu iktisadi bağımlılık modeli, Bolşevik Devrimi’nden sonra da biçim değiştirerek aynen sürdürülmüştür.
Sultangaliyev’e göre Batı kapitalizminin sınır ötesi sömürgeleri neyse, Rusya imparatorluk coğrafyası için Türkistan, Tataristan, Başkurdistan ve Azerbaycan da aynı işlevi görüyordu:
Çifte Sömürü ve Hammadde Transferi: Türk coğrafyaları (pamuk, petrol, madenler ve tarımsal ürünler) Rus sanayisi için ucuz bir hammadde deposu kılınmış; bu hammaddeler Rus şehirlerinde işlenerek işlenmiş ürün olarak tekrar bu bölgelere yüksek fiyatlarla satılmıştır.
Sınıfsal Değil “Milletler Arası” Sömürgecilik: Sultangaliyev, Rus Marksistlerinin “sınıf mücadelesi” söyleminin Türk yurtlarındaki sömürgeci yapıyı gizlediğini savunmuştur. Klasik Marksizm’deki burjuvazi/proletarya çelişkisinin aksine, Rusya’da en fakir Rus işçisinin dahi sömürgedeki Türk/Müslüman halktan daha ayrıcalıklı olduğunu; bu nedenle Türk halklarının toptan “sömürgeleştirilmiş proleter milletler” olduğunu vurgulamıştır.
Ekonomik Bağımlılık İle Gelen Siyasi Vasilik: Türkistan ve İdil-Ural bölgesinin sanayileşmesine bilerek izin verilmemiş, ağır sanayi Rus nüfusun yoğun olduğu merkezlere çekilerek Türk yurtları Moskova’ya iktisadi olarak göbekten bağlı tutulmuştur.
Diplomatik ve Askerî İllüzyon: Kâğıt Üstündeki Egemenlik
Sovyet anayasaları kâğıt üzerinde üye cumhuriyetlerin kendi askeri birliklerine sahip olabileceğini ve uluslararası ilişkiler kurabileceğini yazsa da, gerçekte bu haklar Türk ve Müslüman topluluklara tamamen kapatılmış, idari yapı tam bir tekele dönüştürülmüştür:
Birleşmiş Milletler’de “Seçilmiş” Temsil: 1945 yılında Birleşmiş Milletler (BM) kurulurken, Stalin diplomasi masasında Sovyetler Birliği’nin nüfuzunu artırmak adına SSCB’nin yanı sıra yalnızca Ukrayna SSC ve Belarus SSC’nin kurucu üye olarak BM’ye katılımını kabul ettirmiştir. Devasa nüfuslarına ve yüzölçümlerine rağmen hiçbir Türk veya Müslüman Sovyet cumhuriyetine uluslararası alanda bu diplomatik temsil hakkı verilmemiştir.
Kendi Ordusundan Yoksun Cumhuriyetler: “Egemen cumhuriyetler birliği” söylemine rağmen hiçbir Sovyet cumhuriyetinin kendi ulusal ordusu yoktu. Bütün silahlı güçler Moskova’daki tek merkeze bağlı Kızıl Ordu emrindeydi. Türk gençleri kendi yurtlarını koruyacak birlikler kurmak yerine, Rus komuta kademesinin idaresindeki Kızıl Ordu birliklerinde SSCB genelinde dağıtılarak asimile edilmiş ve Moskova’nın merkezi otoritesini koruma aracına dönüştürülmüştür.
İdari Denetim Mekanizması: “İkinci Sekreter” Ajanlığı ve Rus Vesayeti
Sovyetler Birliği genelinde Türk ve diğer Slav olmayan cumhuriyetlerin idaresinde sarih bir vesayet kuralı geçerli kılınmıştı. Görünürde her cumhuriyetin birinci sekreteri yerli halktan seçilse bile, İkinci Sekreterlik makamı istisnasız Moskova tarafından atanan bir etnik Rus’a verilirdi.
Moskova’nin Gözü ve Kulağı: İkinci sekreterler; parti içi atamalar, istihbarat, personel denetimi ve güvenlik bürokrasisinin doğrudan başıydı. Yerli birinci sekreter vitrini temsil ederken, asıl karar verme gücü ve vesayet mekanizması bu Rus komiserlerin elinde toplanmıştı.
Doğrudan Atamalar ve İradenin Gaspı: Moskova, gerekli gördüğü durumlarda “yerel milliyetçilik” veya “yolsuzluk” bahaneleriyle yerli kadroları tamamen devre dışı bırakarak cumhuriyetlerin başına doğrudan Slav veya yabancı idareciler atamaktan çekinmemiştir.
Kazakistan’da Yabancı Vali Felaketleri: Goloşçokin ve Mirzoyan Dönemleri
Moskova’nın Türk yurtlarına yerel halkla hiçbir bağı olmayan yöneticileri atayarak idari vesayet kurma politikasının en acı ve yıkıcı sonuçları Kazakistan’da yaşanmıştır:
Filipp İsayevich Goloşçokin ve “Küçük Ekim” Felaketi (1925–1933): Stalin tarafından Kazakistan Komünist Partisi Birinci Sekreterliğine atanan Yahudi kökenli Bolşevik Filipp Goloşçokin, Kazak bozkırlarında “Küçük Ekim Revolution” adı verilen yıkıcı bir sosyo-ekonomik politika uyguladı. Göçebe Kazak kültürünü yok sayarak halkı zorla yerleşik hayata geçirmeye ve hayvanlarına el koymaya dayalı kolektifleştirme adımları, tarihe “Aşarşılık” (Büyük Kıtlık) olarak geçen devasa bir soykırıma dönüştü. Goloşçokin’in bu politikaları sebebiyle 1,5 ila 2 milyon Kazak Türk’ü açlıktan hayatını kaybetti, nüfusun yaklaşık %40’ı yok oldu ve Kazaklar kendi öz vatanlarında azınlık durumuna düşürüldü.
Levon İsayeviç Mirzoyan Dönemi ve Aydın Tasfiyesi (1933–1938): Goloşçokin’in yarattığı büyük yıkımın ardından Moskova, bölgeye bu kez Ermeni kökenli Bolşevik Levon Mirzoyan’ı atadı. Mirzoyan başlangıçta kıtlığın izlerini silmek için ılımlı bir imaj çizse de, Stalin’in talimatıyla 1937-1938 “Büyük Temizlik” sürecinde Kazakistan’daki idari kadrolara ve aydınlara yönelik büyük kıyımın uygulayıcısı oldu. Kazak edebiyatı, siyaseti ve bilim dünyasının önde gelen isimleri (Saken Seyfullin, Ahmet Baytursunova, Turar Rıskulov vb.) Mirzoyan döneminde “Pantürkist” ve “halk düşmanı” damgasıyla kurşuna dizildi ya da Gulag kamplarına gönderildi.
Sistemin Patlama Noktası: 1986 Jeltoksan Olayları
Kazakistan üzerindeki bu dışarıdan atanan vesayet yönetimi, Sovyetler Birliği’nin son döneminde büyük bir toplumsal patlamaya yol açtı:
Dışarıdan Rus Lider Atanması: Aralık 1986’da Mikhail Gorbaçov, Kazakistan Komünist Partisi’nin başındaki Kazak lider Dinmuhammed Konayev’i görevden aldı. Yerine, Kazakistan ile hiçbir bağı bulunmayan Rus kökenli Gennadı Kolbin’i Birinci Sekreter olarak atadı.
Halkın İsyanı ve Jeltoksan: Kazak halkı ve üniversite gençliği, kendi yurtlarının idaresine dışarıdan bir Rus’un atamasını ulusal onurlarına ağır bir hakaret olarak gördü. 16-19 Aralık 1986 tarihlerinde Almatı’da başlayan “Jeltoksan” (Aralık) Olayları’nda on binlerce Kazak genci sokaklara dökülerek Rus vesayetine başkaldırdı.
Kızıl Ordu Şiddeti: Moskova bu gösterileri Kızıl Ordu birlikleriyle kanlı şekilde bastırdı. Ancak Jeltoksan, Sovyetler Birliği’nin “halkların kardeşliği” masalının sonunu getiren ve Türk cumhuriyetlerindeki bağımsızlık meşalesini yakan ilk büyük kıvılcım oldu.
Kültürel Mühendislik ve Çifte Standart: Alfabe ve Soyadı Politikaları
Sovyet rejiminin Türk ve Müslüman topluluklara uyguladığı baskı yalnızca idari ve iktisadi alanla sınırlı kalmamış, doğrudan kültürel ve kimliksel bir asimilasyona dönüşmüştür. Bu sürecin en somut kanıtı, Hristiyan Kafkas halkları (Ermeniler ve Gürcüler) ile Türk-Müslüman halklara uygulanan çifte standartlı politikalardır:
Alfabe Müdahalesi ve Ayrımcılık: Sovyet yönetimi 1930’ların sonlarında tüm halklara Kiril alfabesini zorunlu kılarken, Ermenilere ve Gürcülere bin yıllık özgün alfabelerini koruma imkânı tanımıştır. Türk halkları ise önce Arap alfabesinden Latin alfabesine, ardından Türkiye ile bir alfabe birliği oluşması korkusuyla aniden Kiril alfabesine geçirilmiştir. Üstelik her Türk boyuna (Kazak, Özbek, Tatar, Kırgız, Azerbaycan vb.) farklı ses değerlerine sahip farklı Kiril varyasyonları verilmiş; böylece Türk dünyasının kendi arasında okuyup anlaşabilmesinin tamamen önüne geçilmiştir.
Soyadlarına Rusça Eklerin Zorunlu Yapılması: Ermeniler kendi geleneksel “-yan” (-ian), Gürcüler ise “-dze” veya “-şvili” gibi özgün soyadı eklerini kullanmaya devam edebilirken; Türk ve Müslüman halkların soyadlarına zorla Rusça aidiyet ekleri (“-ov”, “-ev”, “-ova”, “-eva”) eklenmiştir. Aliyev, Mammedov, Nursultanov gibi türetmelerle Türk halklarının kimlik kayıtları doğrudan Rus fonetiğine ve bürokratik yapısına entegre edilmiştir.
Merkezi Yönetimde Temsil Adaletsizliği: Türk ve Müslüman Nüfusun Tamamen Dışlanması
Sovyetler Birliği’nin karar alma mekanizmalarının zirvesi olan Politbüro, Merkez Komite ve SSCB Halk Komiserleri Konseyi (Sovnarkom) incelendiğinde, rejimin etnik ve dini hiyerarşisi net bir şekilde ortaya çıkar. Milyonlarca nüfusa ve devasa bir coğrafyaya sahip Türk ve Müslüman halklar, devletin en üst karar organlarında tek bir temsilciye dahi sahip olamamıştır.
Karar Mekanizmalarındaki Güç Dengesi: Sovyetler Birliği’nin en yetkili organı olan Politbüro ve hükümet kadrolarında Ruslar dışında Gürcüler (Stalin, Beria, Ordzhonikidze), Ermeniler (Mikoyan), Yahudiler (Troçki, Zinoviev, Kamenev, Sverdlov, Kaganoviç) gibi topluluklardan önde gelen isimler en kritik bakanlıkları ve karar mercilerini yönetmiştir.
Müslüman ve Türk Kadrolara Set Çekilmesi: Sultangaliyev, Neriman Nerimanov veya Turar Rıskulov gibi yetişmiş, yetkin Türk ve Müslüman komünist liderler yalnızca bölgesel komiserlikler veya ikincil danışmanlık mekanizmaları düzeyinde tutulmuş; merkezi yönetimin asıl yetki organlarına yaklaşmalarına asla izin verilmemiştir.
Güvensizlik ve Tasfiye: Moskova merkezi, Türk ve Müslüman liderleri ideolojik olarak her zaman “potansiyel ayrılıkçı” ve “güvenilmez” olarak kodlamıştır. Nitekim en ufak hak ve temsil talebinde bulunan kadrolar hızlıca tasfiye edilmiş, 1930’lardaki “Büyük Temizlik” (Great Purge) sırasında Türk dünyasının aydın ve yönetici sınıfı neredeyse tamamen yok edilmiştir.
Söylem Değişen Aynı Emperyal İdeoloji: Dini Mesihçilikten “Seküler Mesihçiliğe”
Çarlık Rusyası döneminde Rus elitleri, Moskova’yı Roma ve İstanbul’un ardından dinin tek gerçek koruyucusu sayan “Üçüncü Roma” teorisiyle kendilerine kutsal ve mesihçi bir rol biçmişlerdi. Bu dinsel emperyalizme göre Rusya, dünya üzerindeki tüm Ortodoksların hâmisi ve insanlığı kurtarmakla görevli seçilmiş bir güçtü.
Bolşevik Devrimi ile Çarlık yıkılıp ateizm resmi ideoloji haline gelse de Rus zihnindeki bu “mesihçi görev” anlayışı yok olmadı; yalnızca dini terminolojiden arındırılarak sekülerleşti:
Din Kapsamından Sınıf Kapsamına Transfer: “Ortodoksluğun Koruyucusu” söylemi yerini “Dünya Proletaryasının ve Ezilen Halkların Öncüsü” misyonuna bıraktı. Moskova bu kez dinin değil, Komintern üzerinden “Dünya Sosyalist Devrimi”nin merkezi ilan edildi.
Rusya’nın İnsanlığı Kurtarma İddiası: Dün insanlığı dini bozuluştan kurtaracağını iddia eden Moskova, Sovyetler Birliği ile bu kez insanlığı kapitalizmden ve sömürgecilikten kurtarma misyonunu tekeline aldı.
Yeni “Ağabey” Anlayışı: Çarlık döneminde Hristiyanlık adına diğer halklara üstünlük kuran Rus aklı, Sovyetler döneminde de “tarihsel olarak komünizmi ilk kuran, en ileri ve olgun ulus” sıfatıyla kendisini diğer halkların tabii önderi ilan etti.
Çarlık’tan Sovyetler’e Kesintisiz Siyaset: Katliam, Soykırım ve Kitle Sürgünleri
Çarlık Rusyası’nın Kafkasya, İdil-Ural ve Türkistan’da yürüttüğü demografik mühendislik, zorunlu göç ve fiziki kıyımlar, Sovyet rejiminin kurulmasıyla son bulmamış; tam aksine ideolojik ve teknolojik imkânlarla daha sistematik bir devlet politikasına dönüştürülmüştür. “Halkların özgürlüğü” vadeden kızıl bayrak altında Türk ve Müslüman halklar ağır kıyımlarla yüzleşmiştir:
Suni Kıtlıklar ve Demografik Kırım (1930–1933): Stalin’in zorunlu kolektifleştirme politikaları ve Goloşçokin’in uygulamaları, Kazakistan’da “Aşarşılık” olarak bilinen felakete yol açtı. Kazak nüfusunun %38 ila %50’si (yaklaşık 1,5 – 2 milyon insan) açlıktan hayatını kaybetti, Türkistan coğrafyasının demografik dengesi altüst edildi.
Aydın Kıyımı ve “Ata-Beyit” Katliamı: 1930’lu yıllardaki “Büyük Temizlik” sürecinde Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar ve Azerbaycan Türklerinin yetişmiş tüm aydın, yazar ve siyasetçi kadroları “Pantürkist” veya “Halk Düşmanı” damgasıyla kurşuna dizildi. Kırgızistan’daki Ata-Beyit toplu mezarı gibi olaylar, kültürel soykırımın en karanlık sembolleri oldu.
1943–1944 Kitle Sürgünleri: İkinci Dünya Savaşı yıllarında Stalin yönetimi, Karaçay, Balkar, Ahıska ve Kırım Tatarlarını bir gecede hayvan vagonlarına doldurarak Sibirya ve Türkistan’a sürdü. 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü ve Ahıska Türklerinin sürgünü sırasında olumsuz koşullar, açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle nüfusların neredeyse yarısı hayatını kaybetti. Sürülen Türklerin boşaltılan tarihi vatanlarına ise sistemli biçimde etnik Rus nüfus yerleştirildi.
Geç Dönem Müdahaleleri: Sovyetler’in son dönemlerinde dahi hak talebinde bulunan Türk halklarına karşı sert askeri müdahaleler uygulandı. 1986 Kazakistan “Jeltoksan” olayları ve 20 Ocak 1990 Bakü “Kanlı Ocak” katliamında silahsız siviller Kızıl Ordu tarafından katledildi.
Bir Safsata Olarak “Halkların Kardeşliği” ve Örtülü Rus Üstünlüğü
Sovyet propagandası, kuruluşundan yıkılışına dek “halkların kardeşliği” (drujba narodov) söylemini merkeze alsa da, tarihsel gerçeklik ve uygulamalar bu kavramın Rus üstünlüğünü maskeleyen ideolojik bir kılıf olduğunu göstermiştir. Kurulmak istenen yeni düzende Ruslar zımnen “büyük ağabey” (starşiy brat) rolünü üstlenirken, diğer milletler—özellikle de Türk ve Müslüman halklar—eğitilmesi ve yönetilmesi gereken “küçük kardeşler” olarak konumlandırılmıştır.
Devrim, emperyalist aklı yok etmek yerine ona yalnızca “kızıl bir pelerin” giydirmişti. Nitekim ilerleyen yıllarda “halkların kardeşliği” adı altında;
Türk boylarının arasına suni sınırlar çizilerek (boy adlarının ayrı birer millet adı gibi tanımlanmasıyla) “Böl ve Yönet” politikasının uygulanması,
Özgün Türk yazın ve edebiyat geleneklerinin tahrip edilerek Rusçanın tek geçerli “medeniyet dili” yapılması, bu gizli Rus şovenizminin en somut yansımaları oldu. Merkez, Rus milliyetçiliğini “Sovyet vatanseverliği” adı altında yüceltirken, diğer halkların en ufak hak ve özerklik talebini “burjuva milliyetçiliği” olarak damgalayıp kanla bastırdı.
Sonuç
Sultangaliyev’in kurultaydaki başarısızlığı, sonraki yıllarda tasfiye edilmesinin, 28 Ocak 1940’ta kurşuna dizilerek öldürülmesinin ve “Sultangaliyevcilik” suçlamasıyla hedefe konmasının ana kırılma noktalarından biri oldu. Bu konuşma; Sömürge Enternasyonali vizyonu ve iki aşamalı Turan projesi, iç sömürge tespiti, askeri/diplomatik temsil engelleri, İkinci Sekreterler eliyle kurulan Rus vesayeti, Goloşçokin ve Mirzoyan gibi dışarıdan atanan yöneticilerin yarattığı yıkım, Jeltoksan örneğindeki kayyum yönetimleri, çifte standartlı kültür politikaları, Türk-Müslüman nüfusun yönetimden dışlanması, Çarlık’taki Dini Mesihçiliğin “Sosyalist Mesihçilik” adıyla sürdürülmesi ve kesintisiz uygulanan katliam/sürgün politikaları; Sovyetler Birliği’nin daha ilk adımlarında ulusal meseleleri eşitlikle çözmek yerine Rus merkezli sömürgeciliği “kardeşlik” maskesiyle devam ettirdiğinin ve gelecekte birliği dağılmaya götürecek fay hatlarının o günden döşendiğinin tarihsel bir kanıtıdır.
Kaynakça
1.Bennigsen, A., & Wimbush, S. E. (1979). Muslim National Communism in the Soviet Union: A Revolutionary Strategy for the Colonial World. Chicago: The University of Chicago Press.
2.Pipes, R. (1997). The Formation of the Soviet Union: Communism and Nationalism, 1917–1923 (Revised Edition). Cambridge, MA: Harvard University Press.
3.Yamauchi, M. (1998). Sultan Galiyev ve Sovyetler Birliği’nde Sömürgecilik ve Milliyetçilik (Çev. H. Ali Erdem). İstanbul: Boyut Kitapları.
4.Pianciola, N. (2003). Famine in the steppe: The collectivization of agriculture and the Kazak herdsmen 1928–1934. Cahiers du monde russe, 44(2-3), 137–192.

