Türkiye’de artık hiçbir büyük siyasi hamleyi yalnızca “iç politika” başlığıyla açıklamak mümkün değildir. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi üzerinden yürütülen son süreç, sıradan bir parti tartışması ya da liderlik gerilimi değildir. Bu mesele; ABD’nin bölgesel planları, sarayın iktidar mühendisliği, yargının siyasal aparat haline dönüşmesi ve Türkiye’deki müesses nizamın yeniden tahkim edilme çabasının birleşimidir.
Bu nedenle, Özgür Özel ile Kemal Kılıçdaroğlu görüşmesinde “en erken ve en uygun zamanda kurultay” konusunda ortaklaşılması, ilk bakışta olumlu görünse de, çok dikkatli değerlendirilmesi gereken bir gelişmedir.
Çünkü asıl tehlike burada başlamaktadır.
Meseleyi uzatmak, zamana yaymak, toplumsal tepkiyi soğutmak ve yaşananları “CHP’nin kendi iç sorunu” gibi göstermek iktidarın en büyük stratejisidir. Oysa yaşananlar yalnızca CHP’ye değil, doğrudan Türkiye’de muhalefet etme iradesine dönük bir operasyon niteliği taşımaktadır.
Bu saldırının dört ayağı vardır:
Planlama merkezi ABD’dir.
Siyasal mutfağı saraydır.
Uygulayıcı kolu yargıdır.
İç meşruiyet aparatı ise CHP içindeki bazı odaklardır.
Bugün Türkiye’de yargının bağımsız davranmadığını herkes bilmektedir. Ancak mesele sadece hukuk değildir. Burada esas hedef, toplumun değişim umudunu dağıtmak, muhalefeti kendi içine kapatmak ve halkın siyasete olan güvenini parçalamaktır.
Çünkü önümüzde kritik bir uluslararası denklem vardır.
ABD, Ortadoğu’da yeni bir dizayn süreci yürütmektedir. İran merkezli gerilimler büyürken, Washington bölgedeki bütün aktörleri yeniden hizalamaya çalışmaktadır. Bu süreçte islami soslu Recep Tayyip Erdoğan hâlâ ihtiyaç duyulan bir figür olarak görülmektedir. Özellikle yeni anayasa tartışmaları, bölgesel güvenlik planları ve Türkiye’nin Batı ekseninde yeniden konumlandırılması açısından Erdoğan’ın içeride güçlü kalması istenmektedir.
İşte tam bu nedenle CHP’nin toplumsal muhalefeti büyütmesi, sokağı harekete geçirmesi ve iktidarı sıkıştırması engellenmek istenmektedir.
Burada dikkat çekici bir başka unsur da Devlet Bahçeli’nin “uzlaşın” çağrısıdır. Çünkü devlet aklı şunu görmektedir:
Eğer CHP bu süreci yalnızca hukuki değil toplumsal-demokratik bir direnişe dönüştürürse, ortaya çıkacak halk hareketinin kontrol edilmesi kolay olmayacaktır.
Türkiye artık sadece ekonomik kriz yaşamıyor. Aynı zamanda temsil krizinin, adalet krizinin ve rejim krizinin içinden geçiyor. İnsanlar artık mahkemelere değil talimatlara, seçimlere değil mühendisliğe, demokrasiye değil kontrollü siyasete inanıldığını düşünüyor.
Müesses nizam tam da bu nedenle korkuyor.
Çünkü halkın yeniden siyasete müdahil olması, yalnızca bir iktidarı değil; yıllardır kurulan çıkar düzenini, medya-yargı-sermaye-siyaset ilişkisini ve derin yapıların konfor alanını sarsacaktır.
Bu yüzden CHP’nin önündeki temel soru şudur:
Bu süreç parti içi bir hesaplaşma olarak mı okunacak, yoksa Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin parçası mı haline getirilecek?
Eğer mesele yalnızca delegeler, kurultay tarihi ve koltuk pazarlıkları düzeyine sıkıştırılırsa, iktidarın istediği sonuç gerçekleşmiş olacaktır.
Ama eğer CHP bu operasyonun yalnızca kendisine değil halkın iradesine karşı olduğunu anlatabilirse, o zaman Türkiye’de yeni bir toplumsal dalga başlayabilir.
Bugün ihtiyaç olan şey; kontrollü gerilim değil cesur siyasal tutumdur.
Çünkü mesele artık sadece CHP meselesi değildir.
Mesele, Türkiye’nin yeniden halkın mı yoksa mühendisliği yapılmış bir düzenin mi ülkesi olacağı meselesidir.

